Kayıp Zamanın İzinde adlı eseriyle tanınan Fransız yazar ve filozof olan Marcel Proust, bu eserinde, zamanın doğası ve hafızayla olan ilişkisi üzerine derinlemesine düşüncelere yer verir. Proust'a göre zaman doğrusal bir şekilde ilerlemez, aksine mekânlarla iç içe geçmiş durumdadır. Geçmiş zaman, yaşadığımız ve deneyimlediğimiz yerlerde birikir ve bu mekânlara tekrar döndüğümüzde o anları yeniden yaşayabildiğimizi iddia eder. Proust, anıların sadece zihnimizde saklanmadığını, aynı zamanda kokular, tatlar, görsel izlenimler gibi duyusal deneyimlerle de bağlantılı olduğunu savunur. Bu duyusal tetikleyiciler, hafızamızı canlandırabilir ve bizi geçmişe taşıyabilir.
Proust için mekânlar yalnızca arka planlar veya karakterlerin hareket ettiği sahneler olmayıp, anı zamanda duyulara hitap edip, hafızayı tetikleyen ve bilinç akışını şekillendiren karmaşık ve güçlü varlıklardır. Mekân anlayışının bir diğer önemli yönü de, mekânların değişimi ve dönüşümüdür. Zamanla mekânlar değişir, yıkılır ve yenileri inşa edilir. Bu değişimler, kişinin kendi geçmişiyle ve kimliğiyle yüzleşmesine yol açar.
Mekânlar, sadece fiziksel varlıklar olmayıp, aynı zamanda zamanın ve hafızanın somut yansımalarıdır. Mekânlar, geçmişe dair anılarımızı barındırır ve bizi geçmişe bağlayan güçlü duygusal bağlantılar kurmamızı sağlar. Proust, mekânların insan ruhu üzerindeki derin ve kalıcı etkisini keşfeder ve bize mekânların sadece alelade bir yer olmadığını, aynı zamanda kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi anlamamıza yardımcı olan karmaşık ve anlamlı varlıklar olduğunu hatırlatır.
Bizim yazın tarihimizin kilometre taşlarından birisi olan merhum Ahmet Hamdi Tanpınar da Beş Şehir adlı başyapıtında zaman ve mekânın insan ruhu üzerindeki derin etkisini inceleyerek, her şehrin kendine özgü bir tarihi, kültürü ve atmosferi olduğunu ve bu unsurların insan üzerinde farklı duygular ve düşünceler uyandırdığını savunur. Derinlemesine irdelendiğinde, Tanpınar’da, Proust’da aynı şeyi farklı dillerde ifade etmektedirler. Mekânın insanın anlam ve değer dünyasındaki karşılığı.
İşte, insanın hafızasının ve belleğinin şekillenmesinde çok önemli olan mekânları bu gün bizler kültürel miras olarak tanımlıyor ve sahip çıkıyoruz. Bizlere miras kalarak, kültürel miraslarımız olan kültür varlıkları, geçmişten gelen sesleri ve görüntüleri günümüze taşıyan, geçmişin izlerini ve insanlığın hikâyesini anlatan en önemli tanıklardır. Bu eserler, zamanın akışına karşı koyarak bize atalarımızın inançlarını, değerlerini, sanatlarını ve geleneklerini aktan sessiz tanılardır.
Ne yazık ki, her gün birçok kültür varlığı savaşlar, doğal afetler, ihmal ve yağma gibi birçok nedenle yok olmaktadır. Bu kayıplar, Proust ve Tanpınar’ın bize öğrettiği bakış açısından bakılınca sadece maddi bir kayıp olmayıp, aynı zamanda büyük bir hafıza kaybıdır. Her kaybolan eser, geçmişimizden bir parçanın yok olması ve kimliğimizin bir kısmının silinmesi, hikâyemizin azalması, anılarımızın yok olması kısacası bizlerin bilişsel yok oluşumuz olmaktadır.
Kültür varlıklarının korunması, sadece geçmişe saygı göstermekle ilgili bir şey olmayıp, gelecek nesillere karşıda bir sorumluluğumuzdur. Bu varlıklar, insana ilham verir, onu eğitir ve geçmişinden ders almayı ve geleceği inşa ederken daha sağlıklı kararlar alıp, daha doğru adımlar atmasına olanak sağlar. Kültürel mirası korumak, kimliğimizi ve hikâyemizi korumak demektir.
Eğer bireyler ve toplumlar, onları var eden hikâyelerinin gerçekçi sahnesi olan, mekanlarla olan sağlıklı ilişki algısını kaybederlerse, kaybedilen gerçeklik algısının yerini simülasyonlar almaya başlar. Buda yaşadığımız dünya için kaçınılmaz bir sonuçtur, yani eşyanın kanunu gereği bir şeyin boşluğunu başka bir şey doldururdur. O yüzden bizler, bizleri ve içinde bulunduğumuz toplumun anlam ve değer dünyasının sahnesi olan mekânsal gerçekliğimize sahip çıkmak zorundayız.
Jean Baudrillard'ın Simulakrlar ve Simülasyon adlı eserinde simülakrlar, yani gerçekliği temsil eden ama gerçekte var olmayan kopyaların, her yerde çoğaldığını ve bu simülakrlar, medya ve reklamlar aracılığıyla yayılarak ve insanların gerçeklik algısını bozduğunu ifade eder. Baudrillard, bu durumu "hipergerçeklik" olarak adlandırır ve hipergerçeklikte simülakrlar o kadar gerçekçi hale gelir ki, gerçeklik ile arasındaki fark ortadan kalktığını söyler. Simülakrlar ve simülasyon, modern toplumda tüketimciliği teşvik ederek , bireyleri homojenleştirir ve özgünlüğü yok eder. Baudrillard'a göre, simülasyonlar aracılığıyla bilişsel insanlar kimliklerini ve benliklerini yani anlam ve değer dünyalarını oluştururlar. Fakat bu kimlikler ve benlikler gerçek değil, sadece simülakrlar üzerine kuruludur.
Gerçeklik algımızı var eden zamanın istiflenerek hikâyeler oluşturduğu şehirlerimiz ve mekanlarımız her geçen gün tükenmektedir. Zamana ve mekâna olan yaklaşımımızı tekrardan gözden geçirip, elimizdeki kültürel mirasa sahip çıkıp onların yaşatılması için daha duyarlı ve saygılı olmamız gerekmektedir. Ölümsüzlük iksiri peşinde koşan fakat bunu başaramayan insan için kendi bedenide aslında bir mekândır. İnsanoğlu bedensel ölümsüzlüğünü gerçekleştiremeyecek olsa da, onu var eden ve onun var ettiği mekânlarda yaşamaya devam edecektir. Bu yüzden mekânları tüketmeden kayıp zamanın hapsolduğu bu alanları bir mücevher hassasiyeti ile koruyup yaşatmalıdır. Kültür varlıklarının, insanlığın ortak mirası olduğunu unutmamalı, onları korumak ve gelecek nesillere aktarmak hepimizin görevidir. Birlikte çalışarak bu hazineleri kaybolmaktan kurtarabilir ve geçmişe saygı göstererek geleceğe yatırım yapabiliriz.